Mersin YeniAsya

Mersin YeniAsya Mersin Yeni Asya Temsilciliği Resmi Hesaptır - Mesudiye Mahallesi 34/C Akdeniz/MERSİN (52. Kat Karşısı Ziraat Bankası Sokağı)

Risale-i Nur Külliyatı, İslami Eserler,Kırtasiye Malzemeleri, Çocuklar için Özel Hikayeler Ve Bir Çok Satış Malzemeleri Bulundurur.

İslâmi cemaatlerin siyasallaşmasıYeni Asya - Dizi / 11 saat önceDinî cemaatlerden herhangi birisi siyasî bir maksatla ha...
20/11/2018

İslâmi cemaatlerin siyasallaşması
Yeni Asya - Dizi / 11 saat önce

Dinî cemaatlerden herhangi birisi siyasî bir maksatla hareket etse, buna karşı hükümetlerin tutumu nasıl olmalıdır? Böyle bir durumda Bediüzzaman, hükümeti hukuk dairesinde hareket etmeye dâvet eder.

DİZİ: RAMAZAN LEVENT

İslâmî cemaatlerin devlet yönetimi karşısındaki durumu yukarıda bahsedildiği gibi olmalıdır. Fakat dinî cemaatlerden herhangi birisi bu duruş dışında kalarak siyasî bir maksatla hareket etse, buna karşı hükümetlerin tutumu nasıl olmalıdır? Böyle bir durumda Bediüzzaman, hükümeti hukuk dairesinde hareket etmeye dâvet eder.

Bunun şartları şu şekilde sıralanabilir: Öncelikle her hükümette muhalifler bulunur. Hükümetler muhalefeti kanunen suç sayamaz. Mecusi hükümetinde Müslüman, Müslüman hükümetinde gayr-ı Müslim bulunabilir (Tarihçe-i Hayat, s. 496). Muhalefet hukuken suç değildir. Hükümet muhalefeti meşrûgörmelidir. (Tarihçe-i Hayat, s. 565)

Hükümet muhaliflere karşı harekete geçmek için vukuata bakar. Muhaliflerin düşünceleri değil, eylemleri hukukun alanına girer. Düşünce muhalefeti hukukun alanına girmez. Dolayısıyla muhalifler vukuat çıkararak muhalefet ederlerse onlara hukuk yoluyla muhatap olur. Yani hükümet ele bakar kalbe bakmaz. Muhaliflerin vukuat çıkararak yaptıkları muhalefet ile kastedilen ise asayişi bozucu muhalefettir.

Muhalefeti kanunen değerlendirmekte dikkat edilmesi gereken diğer bir kural, kanunların bazı şahısların keyfine tabi olmamasıdır. Çünkü istibdatçı yönetim anlayışında cebr-i keyfi-i küfrîye kanun namı takılmakla hukukun temel niteliklerinden biri ihlâl edilmiş olur. (Müdafaalar, s. 274)

Hukuktaki suçun şahsîliği kuralına riayet edilmeli ve suç işleyen cemaat mensupları şahıs olarak yargılanmalıdır. Cemaat, suç işleyen şahıslar üzerinden baskı görmemelidir.

Muhalifler bu kurallara uygun bir hukukla muaheze (sorgulama) olunur.

Bu kurallar çerçevesinde somut bir değerlendirme yapılırsa; eğer cemaat-ı İslâmiye heyetlerinden birisi siyasî faaliyet göstermek istiyorsa-ki buna Risale-i Nur literatüründe ‘siyasetli cemaat’ denilir. (Emirdağ Lâhikası, s. 37) -bu siyaset legal (pozitif/müsbet siyaset) olduktan sonra hukuken meşrû kabul edilmelidir.

Türkiye özelinde buna, Kadiri tarikatının bir kolu olan gurubun kurduğu Bağımsız Türkiye Partisi, İskender Paşa Cemaati’nden doğan Millî Görüş partileri ve 1950’li yıllarda faal olan Necip Fazıl Kısakürek’in öncülüğündeki Büyük Doğu Hareketi örnek verilebilir. Böyle siyasî cereyanların hukuka muhatap olması, yani mahkemeye verilerek faaliyetlerinin engellenmeye çalışılması, siyasî ideallerine illegal (menfi siyaset) yöntemlerle, güvenliği bozarak ulaşmaya çalışmaları durumundadır. (Şeyh Said hadisesi, PKK, askerî darbe ve darbe teşebbüsleri, halk ayaklanması vb.)

Bediüzzaman’ın İslâmî cemaatlerin ve bu arada Nur Talebelerinin siyasetten uzak durmalarına dair değerlendirmeleri, bu faaliyetlerin devlet tarafından hukukî olarak yasaklanmasını meşrû görmesinden değildir. (Bununla ilgili dört parti bahsinde geçen İttihad-ı İslâm Partisi hakkındaki değerlendirmeye bakılabilir.)

Bediüzzaman’ın dinî cemaatlerin siyasî partiler gibi iktidar taliplisi olmasına karşı çıkması, böyle faaliyetlerin ahlâkî sonuçlarıyla ve dolayısıyla dine vereceği zararla ilgilidir. Yani Bediüzzaman Nur Talebelerinin ve Cemaat-ı İslâmiye heyetlerinin siyasî faaliyette bulunmasını hukuken değil ahlâken uygun görmez.

Cemaat-ı İslâmiye heyetleri siyasetle meşgul olduklarında bunun bütün İslâmî cemaatler üzerinde etkileri olacaktır. İktidar olma tutkusu insanların dine uygun bir ahlâkî zeminde kalmasını zorlaştırır. Kazanma arzusuyla hareket edileceği için dinin emirlerine uyma eğilimi yerini siyasetin ilkelerine göre davranmaya bırakır.

Hele o kişiyi siyasete motive eden içsel meyil dine hizmet ise yani dinin siyaseti ilgilendiren muhtevasını pratiğe geçirmek veya siyasî araçlarla toplumu dinî bir hayata yönlendirmeye çalışmak ise kazanma arzusu daha da şiddetlenir. Hatta bu uğurda yürütülen çabalar mistik bir coşkunlukla sürdürülür. Bu yaklaşım Maciavelli’nin “ulvî amaçlar için her araç meşrûdur” şeklinde ifade edilen ve siyaset uğruna işlenen birçok hukuksuzluğa gerekçe teşkil eden meşhur kaidesi ile buluşmuş olur.

Bu kaideye göre ‘Selâmet-i millet için fertler feda edilir’, ‘Vatan için her şey feda edilir.’ Said Nursî’nin ‘siyaseti bıraktım’ dediği yer tam da burasıdır. (Emirdağ Lâhikası, s. 333) Said Nursî ‘El Adluesasul mülk –Adalet mülkün (devletin) temelidir’ kaidesi gereği devletin temeli olması gereken hukukun siyasete feda edildiğini gördüğü noktada siyaseti bırakmıştır. Milletin selâmeti ve vatanı koruma arzusu ulvî birer amaçtır.

Maciavelli’nin söylemiyle bu amaca ulaşmak için her araç meşrûdur. Bu yaklaşım siyaseten işlenen cinayetlerin fikri altyapısını oluşturmaktadır. Siyasetle din lehinde meşgul olan siyasetli cemaatler öncelikli olarak iktidar olmak amacıyla dinin ahlâkî kaidelerinden taviz vermek zorunda kalacaklardır. Bunun neticesi, dine hizmet etmek için ortaya çıkan cemaatin kendisinin dinden uzaklaşmasıdır.

Bir İslâmî Cemaat Örneği Olarak İttihad-ı Muhammedî (asm) ve Bediüzzaman

Bediüzzaman’ın cemaat-siyaset ilişkileri konusundaki tutumunu anlamak için Eski Said döneminde iken üyesi olduğu İttihad-ı Muhammedî (asm) Cemiyeti ile olan irtibatının da değerlendirilmesi gerekecektir.

İttihad-ı Muhammedî (asm) Osmanlıda II. Meşrûtiyet döneminde teşekkül etmiş cemiyetlerden biridir. Cemiyet kavramının o dönemde hem parti hem de dernek manasını ifade etmekte olduğundan yukarıda bahsedildi. (Tunaya, s. 14) Konu ilk defa ‘Arap İzzet’ olarak bilinen Şam eşrafından Holo Paşa’nın oğlu olan Mabeyn ikinci kâtibi İzzet Paşa ile irtibatlı olarak gündeme gelmiştir.

II. Abdülhamid aslında İzzet Paşa’yı Arap vilayetleri için tatbik ettiği siyasette ve bilhassa da Hicaz Demiryolu projesinin hayata geçirilmesinde istihdam etmiştir. (Orhan Dindar, s. 42) Arap İzzet aslında bir hafiyedir. O yüzden de kendisi kamuoyunda oldukça kötü bir imaja sahiptir.

Buna göre II. Meşrûtiyetin ilânından birkaç ay sonra ortalıkta İttihad-ı Muhammedî (İhaü’l Arabi) adında bir cemiyetin Arap İzzet ile irtibatlı olarak teşekkül ettiği fısıltı şeklinde konuşulmaktaydı. Muhtemelen konu II. Abdülhamid’in İttihad-ı İslâm siyasetiyle ilgiliydi. Bu süreçte konu ile ilgili yaşananları Volkan Gazetesi sahibi ve başyazarı Derviş Vahdeti de dile getirmektedir (4 Kânunusani 1324-17 Ocak 1909, 25 Şubat 1324-10 Mart 1909 tarihli Volkan gazetesinde Derviş Vahdeti’nin yazıları).

İttihad-ı Muhammedî adında bir cemiyetin siyasî bir amaçla ve belirsiz bir yolla gündeme gelmiş olması başka bazı kişileri olduğu gibi Bediüzzaman’ı da endişelendirmiştir. (Divan-ı Harb-i Örfi, 7. Cinayet) Bu endişe iki noktadan kaynaklanmıştır. Birincisi bu cemiyetin siyasî bir teşekkül olmasıyla ortaya çıkacak olumsuz sonuçlardır. Çünkü cemiyetin ismi bütün Müslümanların birliğini ifade etmektedir.

Bütün Müslümanlar (İttihad-ı Muhammedî) adına hareket ettiğini iddia eden siyasî bir cemiyet, diğer bütün siyasî cemiyetlerle -iktidar olmak için- yarışırken bu arada dinin göreceği zarar Bediüzzaman’ı endişelendirmiş ve harekete geçirmiştir.

Söz konusu cemiyette sonradan bir kopuş yaşanır. İlk haliyle Süheyl Paşa ve Şeyh Sadık gibi zatlar cemiyetle irtibatlıyken daha sonra bu zatlar cemiyetten ayrılırlar. Bunlar İttihad-ı Muhammedi’yi daha basitâne ve sırf ibadet ve Sünnet-i Seniyyeye tebaiyet olarak algılıyorlar. Kendilerini İttihad-ı Muhammedî olarak adlandırmaya devam etmekle beraber o siyasî cemiyetten ilgilerini kesiyorlar. Fakat yine de Bediüzzaman bu isimden doğru bir tanımlama yapmadıkça endişe duymaktadır.

İşte Bediüzzaman’ın ikinci endişesi bununla ilgilidir. Çünkü bu isim bütün ehl-i imanın hakkıdır, tahsis ve tahdit kabul etmez. İşte Bediüzzaman ve arkadaşları tarafından kurulan İttihad-ı Muhammedî (asm) adındaki cemiyet bu mahzurları ortadan kaldırma amacına yönelik olarak ortaya çıkmıştır.

Bediüzzaman’ın İttihad-ı Muhammedî (asm) cemiyeti üyeliğinde iki temel amaç vardır. Birincisi fırkaların (partilerin) iftirakını (ayrılığını) tevhid. Diğer bir ifade ile partiler siyasî rekabetten dolayı, birbiri ile mücadele ederken toplumda ayrılık eğilimleri güçlenmektedir. İttihad-ı Muhammedî (asm) bütün ehl-i imanın ortak noktalarına vurgu yaparak ümmeti iç çatışmadan kurtarmaya çalışmaktadır.

İkincisi İttihad-ı Muhammedî (asm) ismini tahdit ve tahsisten halas etmek ve umum mü’minlere şümulünü ilân etmek. Bediüzzaman’ın kurucuları arasında yer aldığı İttihad-ı Muhammedi (asm), bütün ehl-i imanın kendisini içinde bulacağı, siyasî bir muhtevaya sahip olmayan ve bu ismin ifade ettiği manaya dahil olmak için şeklen cemiyete kaydolmanın şart olmadığı bir tanımla ortaya çıkmıştır.

Cemiyetin yayın organı Derviş Vahdeti tarafından çıkarılan Volkan Gazetesi’dir. Bediüzzaman Volkan’da hem İttihad-ı Muhammedi’yi (asm) tarif eder hem de cemiyetle ilgili dile getirilen kuşkulara cevap verir. Volkan’daki bu yazılar aynı zamanda dinî cemaatlerin siyaset ve devlet ile münasebetlerinin ve birbirlerine karşı tutumlarının nasıl olması gerektiğini ortaya koymaktadır.

-DEVAM EDECEK-

Sitede görüntüle

Dinî cemaatlerden herhangi birisi siyasî bir maksatla hareket etse, buna karşı hükümetlerin tutumu nasıl olmalıdır? Böyle bir durumda Bediüzzaman, hükümeti hukuk dairesinde hareket etmeye dâvet eder.

Risale-i Nur'dan - Şeairdeki tabirat, cilt ve deri hükmündeYeni Asya - Köşe Yazısı / 10 saat önceResul-i Ekrem Aleyhissa...
12/11/2018

Risale-i Nur'dan - Şeairdeki tabirat, cilt ve deri hükmünde
Yeni Asya - Köşe Yazısı / 10 saat önce

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm rehberimiz ferman etmiş ki: “Her bid’at dalâlettir. Her dalâlet de Cehennemdedir.”

Acaba bu ferman-ı kat’îye karşı ulemaü’s-sû’ tabirine lâyık bazı bedbahtlar hangi maslahatı buluyorlar, hangi fetvayı veriyorlar ki lüzumsuz, zararlı bir surette şeair-i İslâmiyenin bedihiyatına karşı geliyorlar, tebdili kàbil görüyorlar? Olsa olsa, muvakkat bir cilve-i manadan gelen bir intibah-ı muvakkat, o ulemaü’s-sû’u aldatmıştır.

Meselâ, nasıl ki bir hayvanın veyahut bir meyvenin derisi soyulsa, muvakkat bir zarâfet gösterir; fakat az bir zamanda o zarif et ve o güzel meyve, o yabanî ve paslı ve kesif ve ârızî deri altında siyahlanır, taaffün eder. Öyle de şeair-i İslâmiyedeki tabirat-ı Nebeviye ve İlâhiye, hayattar ve sevabdar bir cilt, bir deri hükmündedir. Onların soyulmasıyla, maânîdeki bir nuraniyet, muvakkaten, çıplak, bir derece görünür; fakat ciltten cüda olmuş bir meyve gibi o mübarek manaların ruhları uçar, zulmetli kalp ve kafalarda beşerî postunu bırakıp gider. Nur uçar, dumanı kalır. Her ne ise...

Sekizinci Nükte

Buna dair bir düstur-u hakikati beyan etmek lâzım. Şöyle ki:

Nasıl “hukuk-u şahsiye” ve bir nevi “hukukullah” sayılan “hukuk-u umumiye” namıyla iki nevi hukuk var; öyle de, mesâil-i şer’iyede bir kısım mesâil eşhasa taallûk eder; bir kısım umuma, umumiyet itibarıyla taallûk eder ki onlara “şeair-i İslâmiye” tabir edilir. Bu şeairin umuma taallûku cihetiyle umum onda hissedardır. Umumun rızası olmazsa onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeairin en cüz’îsi (sünnet kabîlinden bir meselesi) en büyük bir mesele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum âlem-i İslâma taallûk ettiği gibi, Asr-ı Saadetten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslâmın bağlandığı o nurânî zincirleri koparmaya, tahrip ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler, düşünsünler ki ne kadar dehşetli bir hataya düşüyorlar ve zerre miktar şuurları varsa titresinler!

Dokuzuncu Nükte

Mesâil-i Şeriattan bir kısmına “taabbüdî” denilir; aklın muhakemesine bağlı değildir, emrolduğu için yapılır, illeti emirdir. Bir kısmına “makulü’l-mana” tabir edilir. Yani bir hikmet ve bir maslahatı var ki o hükmün teşriine müreccih olmuş, fakat sebep ve illet değil. Çünkü hakikî illet, emir ve nehy-i İlâhîdir.

Şeairin taabbüdî kısmı: Hikmet ve maslahat onu tağyir edemez. Taabbüdîlik ciheti tereccüh ediyor; ona ilişilmez. Yüz bin maslahat gelse onu tağyir edemez. Öyle de, “Şeairin fâidesi yalnız malûm mesâlihtir” denilmez ve öyle bilmek hatadır. Belki o maslahatlar ise çok hikmetlerinden bir fâidesi olabilir.

Meselâ biri dese: “Ezanın hikmeti Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu halde bir tüfek atmak kâfidir.” Halbuki o divane bilmez ki binler maslahat-ı ezaniye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse, acaba nev-i beşer namına yahut o şehir ahalisi namına hilkat-i kâinatın netice-i uzması ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan ilân-ı tevhid ve rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?

Elhâsıl, Cehennem lüzumsuz değil. Çok işler var ki bütün kuvvetiyle “Yaşasın Cehennem” der. Cennet dahi ucuz değildir, mühim fiyat ister.

Mektubat,

Yirmi Dokuzuncu Mektub, s. 468

LÛ­GAT­ÇE:

bedihiyat: Delil ve ispata ihtiyacı olmayacak şekilde açık, meydanda olan şeyler.

cüda olmak: Ayrılmış olmak.

eâzım-ı İslâm: İslâm büyükleri.

hilkat-i kâinat: Kâinatın yaratılışı.

hukukullah: Allah’ın hukuku.

illet: Asıl sebep.

intibah-ı muvakkat: geçici uyanış.

izhar-ı ubudiyet: Kulluğun ortaya konulması, gösterilmesi.

kesif: Koyu, katı, yoğun.

maânî: Manalar, anlamlar.

makulü’l-mana: Akla uygun mana.

maslahat-ı ezaniye: Ezanın faydası.

mesâil-i Şeriat: Şeriatın meseleleri, asıl ve esasları.

mesâlih: Maslahatlar, faydalar.

müreccih: Tercih ettiren sebep; tercihe sebeb olan.

netice-i hilkat: Yaratılışın neticesi.

netice-i uzma: Büyük netice.

rububiyet-i İlâhiye: Allah’ın her bir varlığı terbiye edip idaresi altında bulundurması.

şeair-i İslâmiye: İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler.

taabbüdî: Sırf emrolunduğu için yapılan şeyler, ibadetler.

taaffün etmek: Çürüyüp kokuşmak, bozulmak.

tağyir: Değiştirme.

tereccüh: Üstün gelme.

teşri: Dinî bir hüküm koyma.

ulemaü’s-sû’: İlmini kötüye kullanan âlimler.

zulmet: Karanlık.



Sitede görüntüle

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm rehberimiz ferman etmiş ki: “Her bid’at dalâlettir. Her dalâlet de Cehennemdedir.”

Aytekin COŞKUN - Kaliforniya sendromu ve Bediüzzaman’ın yaklaşımıYeni Asya - Köşe Yazısı / 8 saat önceKaliforniya Amerik...
12/11/2018

Aytekin COŞKUN - Kaliforniya sendromu ve Bediüzzaman’ın yaklaşımı
Yeni Asya - Köşe Yazısı / 8 saat önce

Kaliforniya Amerika Birleşik Devletleri’nin en kalabalık ve 1850’li yıllarda altın yataklarının keşfedilmesinden sonra en büyük ekonomik gücü elinde bulunduran, dünyanın 6. ekonomisine sahip popüler bir eyaletidir.

Özellikle dünya sinemasının kalbi Hollywood, bilgisayar ve internet dünyasının kalbi Silikon Vadisi, dünyanın en çok tercih edilen sayfiye merkezi Long Beach ve Amerika’nın sosyete semti Beverly Hills’i bünyesinde bulundurmasıyla da ünlenmiştir. Neden bu tarifle girdik, çünkü dünyanın birçok zengininin orada yaşamayı seçtiği bilinmektedir. Tabi bu tarz bir hayatın getirisi olarak kendi adı ile anılan, daha çok maddî dünyanın oyuncaklarının sergilendiği, adeta yalancı bir cennet olması ile de bilinir.

Dolayısıyla orada olmak isteyen, yaşayan ya da görmek için bile gelenlerin, bütün bu yalancı ihtişam ve oyuncakların onların akıl, ruh, kalp, heva, nefis ve sırlarında meydana getirdiği tahribatları sonucunda, modern zamanın hastalığı olarak isimlendirilen ‘Kaliforniya Sendromu’ burada görülmüş ve bu isimle anılarak literatüre girmiştir.

Gerçekten hedefleri olmayan, hayata bir yarış nazarıyla bakan, kendinden başka kimseyi düşünmeyen, benliğini yücelten, hayatı bedenî zevklerden ibaret gören, merhamet yoksunu insanların sayısının her geçen gün artış göstermesi sosyal hayatımızda önemli bir gelişmedir. Bunları önleyici faaliyetler ya da aydınlatıcı ilhamlar sunmak da insanlık ve bizler için bir vazifedir.

Amerikalı psikiyatri uzmanları, hızla artan bu sendromu tüketim ve eğlence kültürünün uç sınırlarda yaşandığı yer olan Kaliforniya’dan çıktığı için ‘Kaliforniya Sendromu’ olarak adlandırırlar.

Sendromu tanımlayan ögeleri ise: 1- Sınırsız tüketim çılgınlığı, 2- Eğlence ve zevke aşırı düşkünlük, 3- Benmerkezcilik, egosantrik yaşama, nefis perest tutum, 4- Yalnızlık ve mutsuzluk olarak sıralarlar. Bu Sendroma tutulanlarda zevke düşkünlük, bencillik, yalnızlık olmak üzere 3 ana belirti vardır. Bu kişilerin ortak noktası ise her daim mutsuz olma ve intiharla biten hayat hikâyeleridir.

Bu kişilerin felsefesinde ‘başkasının açlıktan ölmesinden bana ne’ düşüncesi vardır ve kaygı hissetmezler. Narsistik (kendini beğenen) eğilimler taşırlar, zevk veren şeyler iyidir, zevk vermeyen şeyler kötüdür, şeklinde düz bir mantıkla baktıkları iyi-doğru kriterleri vardır. Bu kişiler için yaşamak, zevk ve eğlenceden ibarettir. Buna rağmen mutlu olmadıkları için, hayat tarzları bedenlerini kötü kullanmak ve tüketmektir. Sonuç her zaman mutsuzluk ve doyumsuzluktur. Bu kısır döngüden çıkamazlar.

Gelelim hepimizin imtihanı olan bu ve buna benzer yaklaşımlarda ‘Bizi aydınlatan fenerimiz ne olmalı?’ sorusuna. Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Bu konuda Bediüzzaman’ın İktisad Risalesi’ni iyi irdelememiz gerekiyor. Sınır konulmayan, Kuvve-yi Şeheviye, Kuvve-yi akliye ve Kuvve-yi Gadabiye’yi ayrı bir zeminde işlememiz gerekse bile aslında bu sendromla bağlantılı. Önemli olan sınırlanmamış duygularımızı kontrol halinde tutarak bazı hastalıklardan uzaklaşabilmeyi başarmak ve tedbirleri alabilmek.

Öncelikle bizi yaratanın verdiği bu kadar çok nimetlere karşılık bizden ne istiyor sorusunun cevabını verebilmek.

Bediüzzaman der ki: “Hâlık-Rahîm, nev-i beşere verdiği nimetlerin mukabilinde şükür istiyor. İsraf ise şükre zıttır, nimete karşı hasâretli bir istihfaftır’’. Yani ilk önce bütün duygularımızla var olan nimetlere şükretmemiz gerekli.

Daha sonra ikinci şık devreye giriyor. Lezzetlerin vücuda girişinde kapıcı hükmünde olan kuvve-yi zaika’nın haddini aşmasına fırsat vermemek. Kapıcı olarak kalmaz, “Hâkim benim” derse, kim fazla bahşiş ve lezzet verirse onu içeriye sokabilir, sonra ihtilâl yapar, yangın çıkarır. İşte ‘Kaliforniya Sendromu’nun ilk ögesi, buna yakalananlarda kuvve-yi zaika tam bir anarşist olmuş durumdadır.

Tabi bununla da kalmıyor, bu tarz hastalıklara yakalanmamak için Bediüzzaman, insanın ehl-i gaflet içinde olmamasını, ruhen terakki etmesini en önemli olarak da şükür mesleğinde ileri gitmesini tavsiye ediyor.

Ancak bu tarz bir hayatın uygun olduğunu bildiriyor. Hayatımızda bazen yapacağımız değişikliklere de müsaade ediyor, ama nasıl, israf etmemek şartıyla, vazife-i şükrâniye-yi yerine getirmek, meşrû olmak, zillet ve dilenciliğe vesile olmamak, envâ-ı niam-ı İlâhiyeyi hissedip tanımak kaydıyla lezzetleri takip edebileceğimizi de ifade ediyor.

İsraftan uzak kalarak, lezzeti şükür için isteyebilmeyi keşfetmemizi bekliyor. Tabiî bu lezzeti şükür için isterken aklımızın midemize, ruhumuzun cesedimize, kalbimizin de nefsimize hâkim olmasını tavsiye ediyor. Bütün bunları kazandığımızda hayatımızın düzene gireceğini ve mana kazanacağını ifade ediyor. Yoksa hazza düşkün, sınırsız ve şuursuz tüketen, sadece kendini düşünen bir canavar olmak işten bile değil.

Evet, iktisat etmeyen, zillete ve mânen dilenciliğe ve sefalete düşmeye namzettir, bununla da kalmayıp haysiyetini, namusunu rüşvet olarak verebilir. Bediüzzaman bir padişahın ve bir zenginin israftan gelen usanç ve iştahsızlıkla yediği baklavadan aldığı lezzetin, bir fakirin, kuru bir parça siyah ekmekten açlık ve iktisat vasıtasıyla aldığı lezzetten daha az olduğunu söyler.

Kaliforniya Sendromu aslında zenginliğin ve israfın doruk noktasında olanların bir hastalığı, eksik olan ise, şükür, nimeti kıymet vermeme, kardeşinin aç olduğunu unutma, lezzetlerin çokluğunda boğulma desek yanılmış olmayız. Ama Bediüzzaman’ın reçetesi ortada. Selâm ve duâ ile.

Sitede görüntüle

Kaliforniya Amerika Birleşik Devletleri’nin en kalabalık ve 1850’li yıllarda altın yataklarının keşfedilmesinden sonra en büyük ekonomik gücü elinde bulunduran, dünyanın 6. ekonomisine sahip popüler bir eyaletidir.

Süleyman KÖSMENE - Bir çiçekte yirmi esmaYeni Asya - Köşe Yazısı / 6 saat önceEda Uzun: “Allah’ın sıfatlarını kavrayabil...
12/11/2018

Süleyman KÖSMENE - Bir çiçekte yirmi esma
Yeni Asya - Köşe Yazısı / 6 saat önce

Eda Uzun: “Allah’ın sıfatlarını kavrayabilmek ve aklımızda tutabilmek için hangi örnekleri düşünmeliyiz? Esma’ü-l hüsna içinde örnekler verebilir misiniz?”

ÇİÇEK GÜZELDİR

Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının ispatı, içinde yaşadığımız yeryüzüdür, dağlardır, ovalardır, canlılardır, insanlardır, bitkilerdir, semavattır, bütünüyle kâinattır, bütünüyle mevcudattır. Her şey önce kendi yaratıcısının esmasını ve sıfatını gösteriyor, sonra kendini gösteriyor.

Meselâ çiçek önce ism-i Cemil’i ve Cemal sıfatını, ism-i Lâtif’i ve lütuf sıfatını gösteriyor. Ardından çiçek kendini gösteriyor, insana lâtif bir güzellik sunuyor.

Çiçek güzeldir ve lâtiftir. Güzellik sıfatı ve letafet sıfatı çiçeğin kendi öz malı ve kendi icadı değil; Cenâb-ı Allah’a ait ve O’na mahsus iki Ezelî sıfattır. Bu sıfatlar sonsuz güzel olan Cenâb-ı Allah’ın Cemil ve Lâtif isimlerinden çiçeğe tecelli etmiş, çiçeği güzelleştirmiş ve lâtifleştirmiştir. Bu sıfatlar, yeryüzünde bulunan bütün bitkilerin bütün çiçeklerinde tecelli halindedir.

Çiçekte başka isimler de tecelli etmekte, gösteri sunmaktadır. Bu öylesine açık, net, emsalsiz, güzel ve muhteşemdir ki, bu işlere ve tecellilere Hâlık Teâlâ’dan başka hiç kimse sahip olamaz. Çiçeğin içinde yer alan erkek ve dişi püskülcüklerde, kapsülünde yer alan polende, ovaryumunda bulunan yumurtada ism-i Rahman, ism-i Rezzak, ism-i Mugaddî, ism-i Mün’im, ism-i Şâfi, ism-i Muhyî, ism-i Bais, ism-i Mucid, ism-i Kerim, İsm-i Evvel, İsm-i Batın, İsm-i Zahir, İsm-i Hafiz, ism-i Rahim, İsm-i Musavvir, İsm-i Alim, İsm-i Hakim, İsm-i Vedud ve daha bilmediğimiz nice isim tecelli halindedir.

ÇİÇEK RAHMET ESERİDİR

Çiçek ve içindeki püskülcüklerin poleni ve yumurtası birçok canlıya hem şu anda rızıktır, hem de gelecekte meyvesiyle kendisine özgü rızıklara, gıdalara ve nimetlere hamildir. Bu yönüyle çiçek rahmet eseridir. İsm-i Rahman’ı ve İsm-i Rahim’i net biçimde gösterir.

Meyvesinde öyle minerallerle öyle gıdalar yaratılır ki, bir benzerini hiçbir teknoloji ile hiçbir şekilde elde etme imkânı yoktur. Fıtrîdir, genetiğinden etine ve kabuğuna, rengine ve kokusuna, tadına ve şekline, faydalılığından maslahatına kadar insanın ve hayvanın tabiatına bire bir uygundur. Bu özellikler çiçeğin kendi marifeti olmadığı gibi, ne toprağın, ne güneşin, ne suyun, ne ateşin, ne bahçıvanın, ne çiftlik ağasının marifeti değildir. Bunlar sadece sebep olabilirler. Bu özellikleri bu meyveye ancak İsm-i Rezzak, İsm-i Mugaddî ve İsm-i Mün’im verebilir ve vermiştir.

Keza aynı çiçeğin poleninde ve çiçek yaprakçıklarında yer alan bin bir hastalığa şifa minerallerini ism-i Şâfiî’den başka hangi sebeple izah edeceğiz? Papatya çiçeğindeki, hatmi çiçeğindeki, ıhlamur çiçeğindeki şifa değerleri için İsm-i Şâfii’den başka kime teşekkür edeceğiz?

ÇİÇEKTE MUHTELİF ESMA

Keza aynı çiçeğin püskülcüklerinde yer alan hayat maddeciği, yeni hayata namzet tohum adayını sakladığı kapsülde İsm-i Muhyî, gelecek neslin ilk adımları olmasıyla İsm-i Evvel, geçmiş neslin bütün özelliklerinin aynen diriltilmesiyle İsm-i Bais tecelli eder.

Keza aynı çiçeğin geçmişi ve geleceği özetleyen lâtif, hoş, çekici ve benzersiz bir yapıda icad edilmiş olması İsm-i Mucid’in ve İsm-i Musavvir’in işidir. Aynı çiçekte şimdilik sunulan bal nektarı ve yakın gelecekte sunulan emsalsiz meyve ile çiçeği insanoğlu için eşsiz bir ikram sepeti hüviyetine sokan ism-i Kerim’dir. Aynı çiçeğin orijinal iç yapısı İsm-i Batın’ın, şairlere ve ressamlara ilham kaynağı olacak derecede güzel dış yapısı İsm-i Zahir’in ve İsm-i Musavvir’in tecelli mahallidir. Aynı çiçeğin, ovaryumunda sakladığı tohumda geçmişten geleceğe neslinin bütün özelliklerini taşıma özelliği İsm-i Hafiz’in tecellisiyle olmaktadır.

Keza aynı çiçek, sapından taç yaprağına, püskülünden iç organlarına kadar harika bir sistemle güneşe, toprağa, suya, havaya, iklime ve mikro ve makro planda âlemin nizamına bağlı ve uyumlu olması İsm-i Âlim’in ve İsm-i Hakîm’in tecelligâhı olmasındandır.

Ve nihayet aynı çiçek, insan ruhunu okşayan, insan simasını tebessüme getiren, insan kalbini dinlendiren, stresini gideren, gerginliklerini bitiren, psikolojisine şifa olan, insanın sevgisine ve aşkına sembol olan sevimli, lâtif ve hoş güzelliğiyle İsm-i Vedud’un tecelligâhıdır.

Söz Bediüzzaman’ın: “Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler onun mühürleridir, sikkeleridir.”1

Dipnot:

1- Sözler, s. 1112.

Sitede görüntüle

Eda Uzun: “Allah’ın sıfatlarını kavrayabilmek ve aklımızda tutabilmek için hangi örnekleri düşünmeliyiz? Esma’ü-l hüsna içinde örnekler verebilir misiniz?”

'Utanç duvarı'nın yıkılmasının üzerinden 29 yıl geçtiYeni Asya - Dünya / 4 saat önceİkinci Dünya Savaşı'nın ardından doğ...
08/11/2018

'Utanç duvarı'nın yıkılmasının üzerinden 29 yıl geçti
Yeni Asya - Dünya / 4 saat önce

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından doğu ve batı olarak bölünen Almanya'da Berlin'i ikiye ayıran ve "Utanç Duvarı" olarak da adlandırılan Berlin Duvarı 29 yıl önce yıkıldı.

İkinci Dünya Savaşı'nı kaybeden Almanya ve Berlin kenti, ABD, Fransız, İngiliz ve Sovyet bölgesi olarak dörde bölündü.

Daha sonra ABD, Fransa ve İngiltere kendi yönetim birimlerini birleştirmesi sonucu 1949'da Federal Almanya Cumhuriyeti yani "Batı Almanya" kuruldu.

Sovyetler Birliği ise kendi yönetim bölgesinde Demokratik Almanya Cumhuriyet'ini (Doğu Almanya - DDR) kurdu.

Batı Almanya, ittifak ülkelerinin desteği yanında serbest piyasa ekonomisi ve demokratik yapısıyla gelişti.

Ekonomisi ve siyasi yapısı Sovyet sosyalist sistemine dayanan Doğu Almanya'nın gelişmemesi, buna karşılık Batı Almanya'nın refah seviyesinin yüksek olması nedeniyle 10 binlerce kişi Doğu'dan Batı'ya kaçmaya başladı.

Batı Almanya'ya kaçmak isteyenler bunun için en uygun kent olan Berlin’i kullanıyordu.

1949-1961 yılları arasında özellikle eğitimli ve kalifiye gençlerin de bulunduğu yaklaşık 3 milyon kişi, ekonomisi daha da kötüye giden Doğu Almanya'dan Batı'ya kaçtı.

3,6 metre yükseklikte Berlin Duvarı

Doğu Almanya yönetimi bu kaçışları engellemek için 12 Ağustos 1961 Cumartesi gecesi Berlin'de gizlilik içinde sınırı kapatma kararı aldı.

13 Ağustos sabahı Doğu Almanya askerleri Sovyet yönetiminin yer aldığı bölgeyi dikenli tellerle kapattı. Bu teller de kaçışları engelleyemeyince 17 Ağustos gecesi, daha sonra “Utanç duvarı” olarak anılacak 3,6 metre yükseklikteki Berlin Duvarı tuğlalarla örülmeye başlandı.

Böylelikle Berlin'in ortasından yaklaşık 44 kilometre, çevresinde ise 112,7 kilometre uzunluğunda duvar örülmüş oldu.

Duvarın yapımı sırasında sınır bölgesinde bulunan bazı evlerden insanlar pencerelerden atlayarak kentin batı kısmına geçtiler.

Daha sonraki yıllarda duvarın etrafında güvenlik önlemleri artırılarak gözetim kuleleri, ölüm şeridi ve iç duvar gibi başka unsurlar da eklenerek genişletildi.

Doğu Berlin ile Batı Berlin arasında 8 sınır geçiş noktası kuruldu. En tanınan sınır geçiş noktası ünlü "Friedrichstrasse" üzerinde bulunan "Checkpoint Charlie" olarak kabul ediliyor.

1987'de dönemin ABD Başkanı Ronald Reagen Batı Berlin'de yaptığı konuşmada dönemin Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov'a "Bu duvarı yık" çağrısında bulundu.

Mihail Gorbaçov’un açıklık ve yeniden yapılanma (Glasnost ve Perestroyka) politikası ile Polonya'daki sendika eylemleriyle eski Doğu Bloku ülkelerinde başlayan reform süreci, 1989'da Macaristan ve Doğu Almanya'yı da etkisi altına aldı.

Doğu Almanya'da insanlar özgürlük için 1989'un yaz aylarında sokaklara çıktı.

Bu gösterilerin yanı sıra çok sayıda kişi Prag, Varşova ve Budapeşte'deki Alman büyükelçiliklerine başvuruda bulunarak Batı Almanya'ya gitmeye çalışıyordu.

Bu gelişmeler Doğu Almanya hükümetini seyahat düzenlemesi yapmaya zorladı. Doğu Almanya'yı yöneten Sosyalist Birlik Partisi (SED) Sözcüsü Günter Schabowski, 9 Kasım akşamı düzenlediği basın toplantısında hükümetin yürürlüğe koyacağı seyahat düzenlemesini okudu.

İki Almanya birleşti

Schabowski, bir gazetecinin bu düzenlemenin ne zamandan itibaren geçerli olacağını sorması üzerinde "ivedilikle, hemen" cevabını verdi.

Bunun medya üzerinden yayılması üzerine halk sınıra geçiş noktalarına ve duvarın bulunduğu bölgelere akın etti. Aynı gece insanlar duvarın üzerine çıkarak duvarı yıkmaya başladı.

Duvarın resmi olarak yıkılmasına ise 13 Haziran 1990'da başlandı.

"Utanç duvarının" yıkılışı Soğuk Savaş'ın sona ermesine ve iki Almanya'nın birleşmesine yol açtı.

Soğuk Savaşın simgesi olan Berlin duvarına rağmen 28 yıl içinde Doğu Almanya'dan Batı Almanya'ya kaçışlar devam etti.

Berlin Duvarı’nın yıkıldığı 9 Kasım 1989'a kadar 5 bin 75 kişi Batı'ya kaçmayı başardı.

186 gözetleme kulesinin bulunduğu duvarı geçerek Batı Almanya'ya kaçmaya çalışan en az 138 kişi ise öldü

Duvarı geçmeye çalışırken ölen ilk kişi 22 Ağustos 1961'de Ida Siekmann, ikincisi de 24 Ağustos 1961'de Günter Liftin oldu.

Doğu Berlin'den Batı Berlin'e kaçan en ünlü kişi ise Doğu Alman sınır koruma askeri olan Conrad Schumann oldu.

Schumann 15 Ağustos 1961'de nöbet tuttuğu bölgedeki teller üzerinden atlayarak Batı Almanya'ya geçmiş ve o gün çekilen fotoğrafı kaçısın simge haline gelmişti.

İki Almanya'nın birleşmesi, her yıl 3 Ekim'de yapılan resmi törenlerle kutlanıyor.

Birleşmenin Berlin Duvarı'nın yıkıldığı 9 Kasım'da yapılmamasının sebebi ise 1938'de Nazilerin Yahudilere ait ev, iş yeri ve sinagoglara saldırı düzenlemesi ve tarihe Kristal Gece olarak geçen trajik olayların yaşanması olarak gösteriliyor.

Sitede görüntüle

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından doğu ve batı olarak bölünen Almanya'da Berlin'i ikiye ayıran ve "Utanç Duvarı" olarak da adlandırılan Berlin Duvarı 29 yıl önce yıkıldı.

'İslamofobinin önünü Nur Talebeleri kesecek'Yeni Asya - Dizi / 10 saat önceJaponya Büyükelçiliği birinci müsteşarını Jap...
27/10/2018

'İslamofobinin önünü Nur Talebeleri kesecek'
Yeni Asya - Dizi / 10 saat önce

Japonya Büyükelçiliği birinci müsteşarını Japon Yılı münasebetiyle Yeni Asya’ya dâvet etmiştik ve şunu söyledi; Bugün dünyada, hele hele Batıda yükselen İslamofobiye karşı okumuş entelektüel olarak kabul ettiğim bu cemaat-i Nuriye ile Allah bunun da önünü kesecektir.

NUREDDİN TOKDEMİR’İN HİZMET HATIRALARI (4)

***

Biliyorsunuz Üstad 1907’de İstanbul’a geliyor. 1892- 1907 uzun bir zaman Van’da kalıyor. Daha önce Bitlis’te Ömer Paşa, Hasan Paşa, daha sonra Van'da Tahir Paşa. Üstad Hazretleri diyor ki; Benim hayat-ı ilmiyeme o günler ihzariye hükmüne geçmiş. O zaman Şerif Mardin de bahsediyor; Londra’da eline Kur’ân-ı Kerîm-i alıyor ve “Müslümanlara hâkim olmak için ya bu kitabı ortadan kaldıracağız veyahut da bu kitaptan Müslümanları soğutmalıyız” deniyor. Ve 19. yy’ın sonu 20. yy’ın başlarında da görüldüğü gibi, adım adım bu harekât bir yere varmış. Üstad Hazretleri’ne bunu gösteriyorlar. Diyor ki Şerif Mardin: Bu onda öyle bir fikrî infial meydana getirdi ki “Kur’ân’ın sönmez ve söndürülemez bir manevî güneş hükmünde olduğunu ben dünyaya ispat edeceğim” dedi.

Allah’a şükür bugün 81 ilde, 93 devlette artık Risale-i Nur okunmaya başlandı. Bunu daha ileri götürmek lâzım. Japonya Büyükelçiliği birinci müsteşarı Keisuke Yamanaka’yı Japon Yılı münasebetiyle Yeni Asya’ya dâvet etmiştik, orada görüşme yaptık, şunu söyledi: “Bugün dünyada hele hele Batıda yükselen İslamofobiye karşı okumuş entelektüel olarak kabul ettiğim bu cemaat-i Nuriye ile Allah bunun da önünü kesecektir.” Çünkü öğretilen yanlış İslâmî bilgiler maalesef çok can yakıyor. Onun için Üstadımız, ‘Biz doğru İslâmiyet’i ve İslâmiyet’e doğru icabeti göstersek, onlardan fevc fevc, akın akın İslâmiyet’e geleceklerdir. Bütün mesele sahip olduğumuz iman hakikatlerinin ve İslâmî hakikatlerin ef'alimizde ve ahlâkımızda görülmesiyle oluyor. Biz hakikaten hayat safhasında İslâmiyet’in istediği ahlâkı, İslâmiyet’in istediği o fiilleri ve davranışları ortaya koyabilsek… Çünkü insanların kulaklarından ziyade, gözleri çok önemlidir. Görecek, diyecek ki: ‘Ne kadar mükemmel bir insan.’ Üstadımız sanıyorum Gazali’den almıştır: Lisan-ı hal, lisanı kal’den daha tesirlidir. İnsan hiç konuşmasa bile hal diliyle yaşayan o İslâmî şahsiyete karşı fıtrî bir sevgi, yakınlık hâsıl oluyor. Onun için bunu hayata taşımak lâzım. Bu çok önemli bir mesele.

Yusuf İslam diyor ki: “Ben bugünkü Müslümanların halini görsem belki de İslâmiyet’le tanışamayacaktım. Ancak ben hakikatle karşı karşıya kaldım ve öyle Müslüman oldum.” Colin Turner de diyor ki: “Ben İslâmiyet’e tarafgir oldum, ama tasdik meselesinde Risale-i Nur okuduktan sonra kendimi mü’min gördüm.” Bugün Risale-i Nur’un iman hakikatlerine kaim İslâmî meselelerini hiç durmadan çok ciddî anlamda bütün kitle iletişim alanlarında anlatmak gerekiyor.

Üstadın duruşu dünyada konuşuluyor

Günümüzde artık ifade hürriyeti yalnız siyasî bir kavram olmaktan çoktan çıkmıştır. Artık bu mesele teknolojiye taşındı. Kitle iletişim mecralarının, başta gazetelerin olmak üzere, diğerlerinin tamamının en güzel şekilde İslâmiyet lehinde kullanılması meselesidir. İfade hürriyeti buraya da taşınmalıdır. Çünkü dünyanın en önemli meselesi, insanın düşündüklerini en rahat şekilde ifade etmesidir. Üstad’ın hayatını şöyle bir gözden geçirin, nerede hürriyet? “Hürriyeti lâfızdan ibaret bulunan gaddar bir hükûmetin en rahat mevkii hapishane olsa gerektir.” Üstad dünyaya meydan okumuş o noktada ve bu duruşu, bugün dünyada konuşuluyor.

İbrahim Nakşibendi, Yeni Asya gazetemizin tertip etmiş olduğu bir panelde kürsüye geldi ve bir konuşma yaptı. Dedi ki: “Ben Suriye’den geliyorum. Ben dünyaya bakıyorum. Şu anda mürşid-i kâmil Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’dir. Onun metodu ve onun yöntemidir. Cihad anlayışı Bediüzzaman’a göre ele alınmalıdır. Bediüzzaman’ı Bediüzzaman yapan, onun elinin hiç kimsenin cebinde olmamasıdır.”

Sizden ücret istemeyenleri dinleyin

Şöyle: Üstadımız bunu tâ 30’lu yıllarda dünyaya anlatıyor: “Neşr-i hak için enbiyaya ittiba' etmekle mükellefiz.” Biz hakaik-ı imaniyeyi ve esasat-ı İslâmiyeyi eğer Risale-i Nur’un 6000 sayfasında anlatıldığı gibi, buna perde olmadan, sırf Rıza-i İlâhî için, ihlâsla ve bütün samimiyetimizle, bu meselelere kendi telifimiz gibi–Risale-i Nur Talebesinin vasfı odur–sahip olup bunu neşredersek, bunu yolu enbiyalara ittibadan geçiyor. Peygamber nasıl yapmışsa Üstadımız da bir vâris-i Peygamberi olarak aynı yolu ikrar etmiş. Ne diyor: “Hakkın neşri için enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz. Kur’ân-ı Hâkimde hakkı neşredenler ‘Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir’ diyerek insanlardan istiğna göstermişler.”

Bizim Antakya’da makamı bulunan Habibi Neccar Hazretleri’nin kıssasında da geçer, yani bu insanlar halleriyle gelmiş, burada hakkı neşrediyorlar. Ama bunun karşılığında kesinlikle hiçbir şey talep etmiyorlar. Yalnız onlar tevhidi anlatıyorlar, gidin onları dinleyin. Ve şu ifade geçiyor Sûre-i Yasin’de: “Doğru yolda olan ve sizden bir ücret de istemeyen kimselere uyun.” (Yasin Sûresi 21) Üstad Hazretleri de burada çok önemli bir şey söylüyor. Diyor ki: “insanlar hırs ve tama yüzünden küçük bir hediyesini pek pahalı satıyorlar.”

Çobanların bıraktığı hediye yoğurda dokunmadı

Üstad Çam Dağı’nda çobanları çok seviyor. Bir talebesine demiş ki, bu risaleleri o dağdaki çobanlara götürüp vereceksin. Daha sonra çobanlar iki bakraç yoğurtla bağırıyor “hoca efendi, hoca efendi” diye. “Bak” diyorlar “bakraçlar aşağıda, bu yoğurtlar senin, ye.“ Üstad sesleniyor “kardaşım dur…” Ve ses gitmiyor. Çoban zannediyor Üstad Hazretleri bunu kemal-i afiyetle yiyecek. Aradan zaman geçiyor, çobanlar geliyor bakıyor ki, bakraca kimse el atmadığı gibi yoğurtlar da bozulmuş. Üstad onun karşılığını vermeden kim olursa olsun kesinlikle bu yolu kapatıyor.

Çünkü bu noktada verilecek küçük bir taviz makası açar, çok yanlışlara götürebilir. Üstad bunun için de mühim bir cümle söylüyor. O da şu: “Ehl-i dalâlet, ehl-i ilmi, ilmi vasıta-i cer etmekle itam ediyorlar…” Bunlar diyorlar ilim sahibi olmuşlar, milletin eli başkasının cebinde, bu ilmin karşılığında bedel istiyorlar. “… İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzip lâzımdır.” İşte Üstad da hayatında bunu fiilen tekzip etmiş. Onun için İbrahim Nakşibendi Bediüzzaman, eli başkasının cebinde olmadığı için Bediüzzaman’dır diyor. Ne kadar veciz ifade etmiş.

Tebrik etmek lâzım.

***

Japonya’nın Ankara Büyükelçiliği Müsteşarı Keisuke Yamanaka ile TBMM Eğitim Komisyonu Eski Başkanı Nurettin Tokdemir, temsilcimiz Mehmet Kara’nın da iştirak ettiği ve Kaya Grup Yönetim Kurulu Başkanı iş adamı Ali İhsan Kaya’nın evsahipliğinde gerçekleşen yemekli toplantıda bir araya geldi. Kaya Grup’un Ankara’daki merkezinde gerçekleşen buluşmaya Yeni Asya Gazetesi Yönetim Kurulu Üyesi Ali Vapur ve seçkin bir heyet de katıldı.

(...) Daha sonra Bediüzzaman’ın “içtihad kapısı açık mıdır?” sorusuna verdiği cevabı bilhassa merak ettiğini ifade eden Yamanaka, bu hususta da gazetemiz Yönetim Kurulu üyesi Ali Vapur’dan detaylı bilgi aldı. Bu tür fikir teatilerinin Yeni Asya heyeti ile Japon büyükelçiliği arasında devam ettirilmesi gerektiği konusundaki temennilerle birlikte toplantı sona erdi.

***

Japon Müsteşar Keisuke Yamanaka ise yaptığı konuşmada, böyle bir organizasyonun tertibinden ötürü duyduğu memnuniyeti dile getirerek, Yeni Asya camiası gibi entelektüel düzeyi yüksek bir toplulukla 2010 Japonya Yılı münasebetiyle bir araya gelip, ikili ilişkiler kurmanın önemini vurguladı.

Soruları da cevaplayan Yamanaka, panelde sunulan çok çarpıcı bilgilerden istifade etmekten dolayı duyduğu memnuniyeti dile getirdi.

(...)“Said Nursî’nin ilginç ve sıradışı hayat hikâyesi bende derin bir hayranlık etkisi bıraktı. Türkiye’nin doğu ucunda, taşra sayılabilecek, kırsal bir kesim olan Bitlis gibi bir yerde dünyaya gelmesine rağmen, böylesi geniş bir ufka ve entelektüel birikime sahip bir âlimin yetişmiş olması beni şaşırtan şeylerin başında gelmektedir. Genellikle bir din adamı olarak tanınan Said Nursî, bana göre din adamlığının yanı sıra çok geniş bir ufka sahip ve diğer ilimlere vakıf olan ve ciddî önem veren, uluslar arası tecrübe sahibi bir bilim adamıdır. Böylesi bir âlimin hayatı boyunca eziyet çekmiş olması da beni hep şaşırtmıştır.”

Sitede görüntüle

Address

Mesudiye Mahallesi 34/C Akdeniz
Mersin
33033

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Mersin YeniAsya posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Business

Send a message to Mersin YeniAsya:

Share